HABERLER

PROJE FAALİYETLERİ
Sitemize Yüklenebilecek Tarzda Örnek Hikayeler

        Aşağıdaki hikaye "Yetişkin Grup Dostluk Hikayeleri" kategorisine eklenmiştir.Hikayeyi yazan yetişkin bir bireydir.Eğer çocuk olsaydı çocuk kategorisine eklenecekti.Değerli yazarlar sitemizde demo amaçlı yüklenen kısa hikayeler mevcuttur.Bu kısa hikaye beklediğimiz anlamına gelmemektedir.En az 350 kelime olan hikayeler yayıma alınacaktır.                                     

 

                                                  DÜŞÜK

    Mevsim ilkbahara dönmüştü artık. Gerçi baba hesabına göre birkaç gün vardı Mart’ın girmesine ama yazdan kalma günler yaşanıyordu doğrusu. Köyün aşağı ve yukarısındaki çayır ve tarlalarda öbek öbek karlar kalmıştı erimeyen. Güneş, zayıf bulduğu karları eritip toprağa ulaşıyor; güneşle buluşan topraktan yükselen buharlar, çetin geçen kışın belinin kırıldığının işaretini veriyordu. Köylüler duvar diplerinde, ev önlerinde grup grup toplanmışlar, güneşli güzel günün tadını çıkarmakla meşguldüler. Her şeye rağmen keyiflerine diyecek yoktu. Arada bir yükselen kahkaha sesleri, sohbetlerinin hayli neşeli geçtiğinin işareti olsa gerekir.

      Hemen hiçbirinin ayağında pabucu olmayan birkaç çocuk, aralarında heyecanlı bir şekilde konuşarak Köyün yukarısına doğru hızlıca gittiler. Aşağılarda, eriyen buzların altından çıkan taze çayırları iştahla ağızlayan inekler, öküzler, atlar ve eşekler de bu şenliğe ortaktılar. Samanlıklar gibi ambarlar da tam takır kuru bakırdı. Köylü, dört gözle kıtlık harmanının yapılacağı günleri bekliyordu. Kıtlık harmanı, birazcık olsun nefes aldırıyordu zavallı millete. Onu da büyük bir gizlilik içinde, korkuyla yapıyorlardı. İlçedeki resmi zevatın haberi olsa binerdi tepelerine alıcı kuşlar gibi hiç acımadan. Öyleydi maalesef, harman mevsiminde vatandaş kendi malının hırsızı oluyordu çaresizlikten. Bin bir zahmetle ekip biçtiği, savurup ortaya çıkardığı alın terine el koyuyordu Devlet baba. Belki de bin dokuz yüz kırklı yılların şartları öyleydi, ülke gerçekleri bunu gerektiriyordu bilemiyoruz. Bunu iktisat tarihi uzmanlarına havale edip geçelim…

      Elindeki tezek parçasına üfüre üfüre nefesi tükenmişti Koziğin Gelininin. Zavallı kadın, var gücüyle tandırı yakmaya çalışıyordu. Hayli zamandan sonra tezeği tutuşturmayı sonunda başarmıştı. Zafer kazanmış komutan edasıyla tutuşan tandırı, geriye çekilip keyifle izledi. Sonra dumandan gıcıklanan boğazını kesik kesik öksürüklerle temizlemeye çalıştı. Kan çanağına dönmüş gözlerini isli elleriyle ufalayınca büsbütün şaşkına dönmüş; elleri belinde tandır evinin ortasında kala kalmıştı.

Ağzına kadar tütünle dolan tandır evinin baca ve kapısından yoğun dumanlar yükselmeye başlamıştı gökyüzüne dolam dolam. Köyün orta yerine düşen evden yükselen dumanlar, tepebaşındaki çocukları heyecanlandırıyordu gayri ihtiyari. Köyü kuşbakışı bir müddet izleyen çocukların gözleri, bacasından duman çıkan eve bir müddet takılıp kaldı. Sonra birden hareketlendiler ve “Kozikgil bugün ekmek edecekler!” diyerek delicesine yokuş aşağı koşmaya başladılar. Koşun! Diyorlardı, koşun! Düşük yemeye koşun!... Düşük dedikleri şey ise tandıra pişsin diye vurulan hamurun sıyrılıp tandırdan aşağıya inmesi ve orada ateş közü üstünde pişmesiyle meydana gelen bin bir çeşit şekildeki, ekmekten başka her şeye benzeyen küllü, yanık, kara kuru, yarı pişmiş yarı pişmemiş şeylerdi. 

      Karınları gibi gözleri de aç idi bu çocukların. Gözleri nasıl aç olmazın ki, bir gün olsun yemek yiyememişlerdi doyasıya. Her şey kilit altında, ulaşılmaz yerlerdeydi.  Hazinevi’nin kilidi, evin Büyük anasının belinde gezerdi, ondan habersiz bir şeye dokunmanın imkânı yoktu. Yiyecekler en kıymetli “hazine”, doğal olarak saklandığı yer de hazineviydi… Büyük ananın yönetimiyle ve yöntemiyle haneler ilkbaharı ederdi. Bu yönetim ve yöntemdeki en sihirli kelime “idare” idi. Tabii bu yönetim ve yöntemde bazıları başarılı olurdu bazıları da başarısız.

 Kimileri işi bir hayli abartır despotlaşır ev halkına cehennem hayatı çektirir; dahası varlık içinde yokluk hayatı yaşatırdı. Saklayıp da bir türlü horantanın önüne çıkarmadığı yiyecek türü şeylerin ya küflenip araya gittiği ya da farelere yem olduğu epey zaman sonra anlaşılırdı. Çaktırmadan, yabancı hırsız kediler gibi evindeki yenecek şeyleri aşıran gelinler, delikanlılar, genç kızlar da yok değildi. Bazı hanelere kıtlık ve yoksulluk hiç uğramazdı nedense. Onlar çay bile içerlerdi sabahları. Kışları saç sobalar kurarlardı odalarına. Önemli misafirlerine kahve bile pişirirlerdi.

    Mahallenin çocukları Kozikgilin Tandır evinde yerlerini almışlardı şimdiden. Aralarına diğer mahallelerin çocuklarının karışması mümkün değildi, bunu bildikleri için de gelmezdiler zaten. Kızlı erkekli dizilmişlerdi tandır evinin kapısı eşiğine. Kozikbacı, tandırın başında yerini almış, asık suratıyla alıcı kuşlar gibi etrafı kolaçan ediyordu. Gelini Dudu’nun pişirdiği ekmeklere mukayyet oluyor; tandıra düşüp Düşük olan ekmeğe benzer şeyleri de açkurtlar gibi bekleşen kızlı erkekli çocuk gurubuna dağıtıyordu. Dudu gelin Bismillah deyip, üzerine hamur serdiği rapatayı tandırın kenarlarına vurmaya başladı.

 Kozikbacı göz kapaklarını sonuna kadar gererek gelinini son kez uyardı: “Gız gelin! Rapatayı guvatlı vur, garışmam sonra ha!...” Dudu gelin, her eğilip kalkmasında besmele çekiyordu, hamurun tandıra düşüp Düşük olmaması için. Karşıdan, kedinin fareyi izlediği gibi, Dudu gelinin elindeki rapatayı izleyen çocuklar da besmele çekiyorlardı ama onların besmelesi hamurun tandıra düşüp Düşük olması içindi. Koziğin gelini, elindeki rapatayı bir vurdu, iki vurdu, üçüncüyü vurup kalkarken geri eğildi ama yetişememişti, hamur aşağıya akmıştı. Dudu gelin, baykuş gibi kendisini gözleyen kaynanasına, endişeli bir bakış fırlatıp rapataya yeni bir hamur serdi. Kozikbacının eli, gayri ihtiyari şakağındaki koca siğile gitti, biraz kurcaladıktan sonra elini sertçe dizine vurdu ve olanca nefesini öfkeyle boşalttı eteklerine doğru.

Çocuklar ise yerlerinde kıpır kıpırdılar. Çıkacak Düşüğü dört gözle bekliyorlardı. Mektep dedikleri kiliseden bozma yerde, gayretli köy imamı Halit Hoca’dan öğrendikleri dua ve sureleri, bir terslik olmasın diye tek tek okuyup, kafalarını gökyüzüne dikerek ellerini yüzlerine ihlâs ile sürüyorlardı. Koziğin gelinin, ucu eğri uzun demir çubuğu eline almasıyla, çocukların bakışları aynı noktaya odaklandı. Gözler, demirin ucunda çıkacak Düşüğe kilitlenmişti. Teker teker yutkundular sonra da oturdukları yerden hafif doğrulup, boyunlarını ileri doğru uzattılar, “Nerede kaldı şu Düşük!” der gibisinden. Sonunda, etrafa yanık ekmek kokuları yayarak çıktı tandırdan Düşük. Dudu gelin Düşüğü kaynanasının önüne koydu hürmetle. Kozikbacı elinde Düşük, bütün heybetiyle ayağa kalktı ve çocuklara eşit bir şekilde paylaştırdı bu kara kuru ekmeği. Dağıtmasıyla çocukların midelerine inmesi bir oldu ekmek parçalarının. “Dünyada bundan daha tatlı bir şey var mıydı acaba?” diyordu çocuklar, yedikleri kara Düşük için. “Ne güzel şeydi şu Düşük, keşke hep Düşük yeseydiler, hamurlar hep Düşük olsaydı n’olur…” Diye düşünüyorlardı.

    O gün çocuklar, Kozikgilin tandırından çıkan bütün Düşükleri midelerine afiyetle indirmişlerdi. Şeytan ara ara Kozikbacıyı ığvalıyordu: “Aç itlere yedirme şu Düşükleri.” Diye. “Allah yakar, vallahi yakar, hem de tandırın, aha şu tezeği yaktığı gibi yakar…” diyordu kendi kendine. “Kapımıza gelmiş şu sabileri nasıl boş çeviririm… Vallahi boğazımdan geçmez… İnsanlıktan çıkmadık daha…” diyerek nemlenen gözlerini, belindeki önlüğünün ucuyla siliyordu. “Hem sevaptır… Bundan iyi sevap mı olur? Diyerek vicdanını rahatlatıyordu yaşlı kadın. Çocuklar ise evin önünde kurdukları oyuna kendilerini kaptırmışlar neşelerine diyecek yoktu. Kuşlar gibi şakıyorlardı. Bugün karınları doymuştu yarına Allah kerimdi…                                                     

                                                                          Hasan ÜNAL /Kayseri